25 Kasım 2013 Pazartesi

Eve Dönüyoğhh

Bilet kontrolunden sonra dış hatlara geçiyorum. Cebimde kalan son parayı amerikada bırakma hissi oluşuyor bende birden bire. (Amerikanın malı amerikada kalsın misali)
Önce McDonalds, sonra dunkin donuts sonra da starbucks. Sonra yine dunkin. (Napmışsam artık böyle)
Dunkin'in başında Taylandlı anne-kız duruyor. Son kez ingilizce diyalogumu bunlarla yapmış olabilirim. (Bakiciizz)
İşte muhabbet muhabbet... "Amerikada son günüm bugün birazdan Türkiye'ye uçuyorum" falan diyorum. O kadar tatlılar ki 2 donut çıkarıp verdiler bizden olsun dediler. (Hala da tadı damağımdadır Boston creamli olanı özellikle)
Sanırım 1 saat 45 dk içinde içtiğim 3.kahve yediğim 6.donut ve bir de beraberinde bigmac yediydim. Paramı kuruşuna kadar harcadım. Bekleme salonuna gittim. Sonra hani ben havaalanında sabahladım dedim ya sanırım şifayı kapmış olacağım ki bende bi baş ağrısı bi baş ağrısı hemen ilaç aldım. O da night time ilaç. Yani içince uyutan etkiden. Beni bir uyku bastırdı zor duruyorum.
Şu amerikada satılan çeşitli çeşitli pet şişelerdeki sulardan aldım. Son bir vuruşu fiji suyuyla yapayım dedim. Satıcının tipinden belliydi türktü. (İndirim de yapmadı bi suya 4 dolar bayıldım, geldim.)
Ve nihayetinde cepte 0 dollar, giriş kapısının önünde beklemeye başadım. Ayakta zor duruyorum.
Bu arada sanırım Türkiyeye en fazla yahudi getiren uçağın içinde ben vardım.
Uçağa alınıyoruz. Hemen yerime geçip uyumaya başlıyorum. Uyandığımda yanımda danimarkalı baba-oğul oturuyodu. Türk hostes (THY'de haliyle türk hostes olcak) bana aynen şunu soruyor:
-Is your brother 18 ?
Ben de nasıl şoka girmişsem (yani türküm nasıl anlamazsın şoku falan bilmiyorum nasıl bi şoksa o)
-No. I mean... I don't know. Actually, he isn't my brother.
Sonunda babası atlıyor evet 18 falan.
-Hiç inandırıcı gelmedi bana ama neyse al şarabını falan diyo. Siz ne istersiniz diye soruyor (tabii ki ingiilizce) ben aynen böyle (bana sonunda gelmişler)
Hafif yüksek bir ses tonuyla-biraz da gururla sanırım...
-Ben de şarap alayım.
-Sure. What kind of ?
Hee tamam böyle devam edicez sanırım.
-Red. Kırmızı.

Yani böyle bi saça diyalog yaşıyorum.
Yemek ve içki sonrası ben yine uyuyorum bu sefer pencerem açık kalmış. bir diğer hostes uyandırıp
-Excuse me. I'm  sorry. Close the window please.
-Sure.
-Thank you.

O ara tekrar bi uyku. Tekrar uyanıyorum 2.yemek servisi. Yine başka bir hostes:
-Would you like some liquor ?
-Evet bu sefer cin alayım hehehehe diyorum.
Hostes danimarkalı baba-oğula dönüp gayet soğuk bir tavırla tamamen türkçe olarak
-Siz de mi aynı hö ?
diyor. Tam bir dil karmaşası yaşanıyor uçakta öyle böyle değil allam.
Onlar da sanki çok anlamışlar gibi yes yes diyip kafalarını sallıyolar. Onlar da da sürekli bi gülme hali bi mutluluk. Gerçekten danimarkalılar dünyanın en mutlu insanlarıymış ben buna inandım. Yani şu baba-oğul ingilizceyi bile zar zor konuşuyor ve anlıyorken hosteslerin onlara türkçe servis yapmalarını güler yüzle karşılamalarını falan ne diyom ben yaa... Ay çok karıştı neyse işte son yemekten sonra uçak iniyor.
Ve ben artık türkiyedeyim.
Türkiyede olduğumu tamamen şöyle anlıyorum. -çünkü hala uyuduğumu sanıyorum.
(Üstünde "görevli" yazan bir adam duruyor bavulların orda)
-Pardon... pardon... bakar mısınız ? BİŞEY SORCAM.
-Hö ?
-THY New York- İstanbul bavulları burada di mi ?
-Bilmem dönen dekerleğe takip et bavulunu buldun mu gap.
(ulan sanki ben onu sordum.)
-Siz burada görevli değil misiniz
-Ben bilmiyom senin bavulu valla abla bak işte ordan.

Tamaaam. I Welcome to Turkey genşler. Ve amerika maceram bitmiş bulunmakta.

20 Kasım 2013 Çarşamba

End Of The Road

Şimdi geldik işin en duygusal kısmına. Amerika'da son günlerimi yaşıyorum.
Yani sanki uyumuşum da rüya görmüşüm birazdan uyanacakmışım gibi bir his.
İşte o gece havaalanında kalmayı düşünüyoruz falan. Biraz macera yaşayalım dedik.
Aslında o gün benim en eğlendiğim ve en fazla tecrübeye sahip olduğum gün de diyebilirdim.
JFK'yi ezbere biliyorum artık. Hava treni gibi yine bir karmaşık ulaşım aracına bindik falan. Nihayetinde çözmesi zaman alsa da yine bir tecrübe olmuştu bana.
JFK'de o gece kalıcaz kafaya koyduk. Bavulları emanete verdik. Yerimizi hazırladık. Bekliyoruz. Uçağıma daha 23 saat var.
Bizimle birlikte havaalanında kalmayı düşünen birçok wat öğrenci var tabii. Ve birçoğu da türk.
Tanıştık tabii ki hepsiyle. Zaten nasıl bişeyse insan tipinden anlıyor "aaa bu da türk" diye.
3 arkadaşla tanıştık. tesadüfe bak ki bir tanesi hani ilk günümde benimle birlikte taksiye binen bir türk kızı anlatmışım. O da Maine'e gidiyodu. Heh işte o kızla aynı yerde çalışmış. Tesadüfler tesadüfler.
Birinin ablası benimle birlikte bigadan mezun olmuş falan. Yani neredeyse akraba çıkacaktık arkadaşlarla.
Heh işte onlarla havaalanında kaldık. Biraz soğuk oldu, zor oldu falan ama eğlenceliydi sonuçta.
Neyse sabah oldu uçağıma 10 saat kaldı. NYC'ye bir daha gidelim hediyelik eşya falan alalım dedik.
Ben de tabii paralar suyunu yavaş yavaş çektiği için pek fazla bişey alamadım (bu yüzden çoğu arkadaşımdan özür diliyorum.)
Neyse geri döndüğümüzde uçağıma 4 saat falan kalmıştı. Bavulumu emanetten aldım. Terminal 1'den Terminal 4'e geçmem gerek. THY orada çünkü.
Neyse Terminal 1'in önünden havaalanı metrosuna bindim (bunlara bi ad vermişlerdi ama unuttum şu an neydi) Terminal 4'e gidicem.
Şansa bak ki en sevmediğim millet olan hint havayolları da THY ile aynı terminaldeymiş. Ve dolmuşun için full hintli. Ama öyle değil. Bildiğin hani turuncu kumaştan giydikleri hani hint fakirlerinin giydiği kıyafetler var ya onlardan. Yani size diyim oradaki insanları örten sadece bir parça kumaş normalde çıplaklar. Sanırım inançları gereği yıkanmadıkları için dolmuşun içi insan ölüsü gibi kokuyordu. Giydikleri terlik ise ben size diyim takunya ama üstünde bilyeli bişey var parmaklırını ona geçirmişler yaa anlatamıyorum tuhaf bi kıyafet işte. Hepsi bu şekilde giyinmiş.
Yaa diyorum işte benim kadar humanist insan olmasın ama bu hintliler soğuttu kendinden yok sevmiyorum, sevemiyorum.
Artık şofor dolaştıkça dolaşıyor. Havalandırma açık ama koku bir türlü gitmiyor. Bir dolu hintli. Ve ben onlarla son durağa kadar gidicem .Artık midem son raddeye geliyor, kustum kusucam. Tamam geliyoruz Terminal 4'e.
Hemen kaçar gibi iniyorum. THY'nin önünde sıraya giriyorum. THY'yi kullanan benden başka türk yok (yaa niye kullanmıyosunuz arkadaşlar ben de bunu anlamıyorum. kampanyaları takip edin ucuza bilet alın. alman havayolları çok mu ucuza veriyo bileti sanki)
Neyse işte sıradayım. Saatin gelmesini bekliyorum.
*******
Blogu takip etmeye devam edin çünkü uçaktaki ayrıntıları ve aklıma gelen amerika anılarımı paylaşacağım daha. Dolu dolu 4 ay geçirdim tabii ki bu kadar değildi.
Hemen aklıma gelmiyor. Geldikçe burada paylaşacağım.

10 Kasım 2013 Pazar

(1000) Thousand Island

Yavaş yavaş turun sonuna geliyoruz. Son 1 durak daha kaldı. Orası da (1000) thousand island.
Yani gideceğimiz yerde 1000 adalar'ı göreceğiz.
İşte efendim bu adalar; zengin insanların satın aldığı veya alacağı adalardan oluşuyor.
Feribotla turumuza başlıyor. Kayahan tipli bir tur rehberimiz var. Elinde thousand island isimli kitap var. Sırf onu kakalayabilmek için fotoğraf çekmemizi istemiyor. Çinliler bu uyarıya aldırış etmeden çekmeye devam ediyor. Fakat kendisi lafla karışık onları sanki küçük bi çocukmuş gibi itip kakıyor. Bi de suratsız adam espri yapıyor. Fakat gülen yok. İşte "birazdan kanada sınırında olacağız umarım pasaportlarınız yanınızdadır ehehehe" gibisinden.
Neyse işte adaları görüyoruz falan. Hoş böyle. Yani insan istiyor, böyle şeylere sahip olsun ama. Belki bir gün, kim bilir...
Neyse tur bitiyor. Otobüslere geri dönüyoruz. Çinli rehberimiz veda konuşmasını yapıyor. Şaka maka Amerika macerası bitiyor. Duygulanıyorum.

6 Kasım 2013 Çarşamba

...

Niagara'da otele gidiyoruz önce. Akşam dinlenip sabahta Niagara'da bol bol ıslanacağız.
Otel bir hayli lüks. Biz yorgunluktan ve biraz da pislikten dağılmış durumdayız.
Otelde laundry keşfediyoruz ve oraya gideceğiz. Benim odadan bir çıkışım var.
Kaç saattir ayakkabı giydiğim için çorapla çıkıyorum otele. Tam bir kıroluk benimkisi. O şekilde otel koridorlarında geziyorum.
Zaten kimse yok, herkes uyumuştur düşüncesiyle otelin asansörünün önünde bekliyorum.
Murphy kanunlarını utandıracak şekilde bir olay geliyor başıma. Kapı bir açılıyor.
Takım elbiseli şık giyimli ladies and gentlemenlar... Ben şok. Tipim ise adeta bir cennet mahallesi pembe görünümünde.
Binmekten vazgeçiyorum. Diğer asansörü bekliyorum. Onda da durum farksız değil. Üstelik koridorlar dolmaya başlıyor. Takım elbiseli ellerinde martini olan insanlar falan...
Ben hemen bir koşu odaya gidip üstümü değiştiriyorum. Olmayacak böyle deyip. Neyse sonuç olarak kıyafetlerimizi yıkıyoruz ve sabahki niagara programına hazırlanıyoruz.

Sabahın 6sında kalkıyoruz. Yola çıkıyoruz. Herkes uykulu.
Uyandığımda niagaya gelmiş bulunuyoruz. Tabii öncesinde mcdonaldsta kahvaltımızı ediyoruz.
Niagara için bilet kesiliyor, mavi yağmurluk veriliyor. Sıraya geçiyoruz. Ve yaklaşık 15 dk sonra gemideyiz.
Şelale o kadar şiddetli akıyor ki gürültüsü insanı korkutuyor. Kaptan ise yaklaştıkça yaklaşıyor.
Öyle bir ıslanıyoruz ki. Şelaleye uzaklığımız nerden baksan 500 metre... Fakat o şiddetinden yağmurluklar fayda etmiyor, donumuza kadar su alıyoruz.
Gemide bir biz türküz kalanlar ise çinli veya taylandlı. Çığlık çığlığa hepsi sanki sahra çölü gezisine diye çıkmışlar da niagarayı görünce şoka uğramışlar gibi ifade var yüzlerinde. ulan zaten adı üstüne ıslanmak için geliyoruz buraya. Hepsi koyun gibi bi kapandılar. Bi tanesi bile kafasını kaldırıp, bu da neymiş arkadaş diye bakmadı.
Sonuç olarak biz türkler sırılsıklam ve bir o kadar eğlenmiş olarak turu bitirirken. Onlar kupkuru bir şekilde otobüse biniyor. Biz ise kurumak için bir güneş altı ve çimenlik arıyoruz.