Bilet kontrolunden sonra dış hatlara geçiyorum. Cebimde kalan son parayı amerikada bırakma hissi oluşuyor bende birden bire. (Amerikanın malı amerikada kalsın misali)
Önce McDonalds, sonra dunkin donuts sonra da starbucks. Sonra yine dunkin. (Napmışsam artık böyle)
Dunkin'in başında Taylandlı anne-kız duruyor. Son kez ingilizce diyalogumu bunlarla yapmış olabilirim. (Bakiciizz)
İşte muhabbet muhabbet... "Amerikada son günüm bugün birazdan Türkiye'ye uçuyorum" falan diyorum. O kadar tatlılar ki 2 donut çıkarıp verdiler bizden olsun dediler. (Hala da tadı damağımdadır Boston creamli olanı özellikle)
Sanırım 1 saat 45 dk içinde içtiğim 3.kahve yediğim 6.donut ve bir de beraberinde bigmac yediydim. Paramı kuruşuna kadar harcadım. Bekleme salonuna gittim. Sonra hani ben havaalanında sabahladım dedim ya sanırım şifayı kapmış olacağım ki bende bi baş ağrısı bi baş ağrısı hemen ilaç aldım. O da night time ilaç. Yani içince uyutan etkiden. Beni bir uyku bastırdı zor duruyorum.
Şu amerikada satılan çeşitli çeşitli pet şişelerdeki sulardan aldım. Son bir vuruşu fiji suyuyla yapayım dedim. Satıcının tipinden belliydi türktü. (İndirim de yapmadı bi suya 4 dolar bayıldım, geldim.)
Ve nihayetinde cepte 0 dollar, giriş kapısının önünde beklemeye başadım. Ayakta zor duruyorum.
Bu arada sanırım Türkiyeye en fazla yahudi getiren uçağın içinde ben vardım.
Uçağa alınıyoruz. Hemen yerime geçip uyumaya başlıyorum. Uyandığımda yanımda danimarkalı baba-oğul oturuyodu. Türk hostes (THY'de haliyle türk hostes olcak) bana aynen şunu soruyor:
-Is your brother 18 ?
Ben de nasıl şoka girmişsem (yani türküm nasıl anlamazsın şoku falan bilmiyorum nasıl bi şoksa o)
-No. I mean... I don't know. Actually, he isn't my brother.
Sonunda babası atlıyor evet 18 falan.
-Hiç inandırıcı gelmedi bana ama neyse al şarabını falan diyo. Siz ne istersiniz diye soruyor (tabii ki ingiilizce) ben aynen böyle (bana sonunda gelmişler)
Hafif yüksek bir ses tonuyla-biraz da gururla sanırım...
-Ben de şarap alayım.
-Sure. What kind of ?
Hee tamam böyle devam edicez sanırım.
-Red. Kırmızı.
Yani böyle bi saça diyalog yaşıyorum.
Yemek ve içki sonrası ben yine uyuyorum bu sefer pencerem açık kalmış. bir diğer hostes uyandırıp
-Excuse me. I'm sorry. Close the window please.
-Sure.
-Thank you.
O ara tekrar bi uyku. Tekrar uyanıyorum 2.yemek servisi. Yine başka bir hostes:
-Would you like some liquor ?
-Evet bu sefer cin alayım hehehehe diyorum.
Hostes danimarkalı baba-oğula dönüp gayet soğuk bir tavırla tamamen türkçe olarak
-Siz de mi aynı hö ?
diyor. Tam bir dil karmaşası yaşanıyor uçakta öyle böyle değil allam.
Onlar da sanki çok anlamışlar gibi yes yes diyip kafalarını sallıyolar. Onlar da da sürekli bi gülme hali bi mutluluk. Gerçekten danimarkalılar dünyanın en mutlu insanlarıymış ben buna inandım. Yani şu baba-oğul ingilizceyi bile zar zor konuşuyor ve anlıyorken hosteslerin onlara türkçe servis yapmalarını güler yüzle karşılamalarını falan ne diyom ben yaa... Ay çok karıştı neyse işte son yemekten sonra uçak iniyor.
Ve ben artık türkiyedeyim.
Türkiyede olduğumu tamamen şöyle anlıyorum. -çünkü hala uyuduğumu sanıyorum.
(Üstünde "görevli" yazan bir adam duruyor bavulların orda)
-Pardon... pardon... bakar mısınız ? BİŞEY SORCAM.
-Hö ?
-THY New York- İstanbul bavulları burada di mi ?
-Bilmem dönen dekerleğe takip et bavulunu buldun mu gap.
(ulan sanki ben onu sordum.)
-Siz burada görevli değil misiniz
-Ben bilmiyom senin bavulu valla abla bak işte ordan.
Tamaaam. I Welcome to Turkey genşler. Ve amerika maceram bitmiş bulunmakta.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder