24 Ekim 2013 Perşembe

Washington DC

Yanlış olmasın ama sanırım 2.durağımız Washington'dı. Tabii Washington'dan önce bi kaç müze daha gezdik. Uzay müzesi vardı mesela. İçindeki storeda çok güzel şeyler vardı. Ben biraz paramı idare edicem diye biraz da bavul ağırlığını düşündüğümden salak gibi elim boş çıktım. Şu an çok pişmanım. Sadece onlar için bile amerika'ya yine gidesim var.

Bildiğiniz gibi Washington amerikanın başkenti. Sonundaki DC kısaltması District of columbia'dan gelir. (Kolombiya Bölgesi)
Hiçbir eyaletin sınırları içinde yer almamakla birlikte tek başına bir eyalette değildir. Kentin belediye başkanı var valisi yok falan. Çinli rehber anlatıyo ama ben sadece uykuyu düşünüyorum. İnanır mısınız toplam 3-4 saatlik uyku uyuduğumda şükrediyodum. O benim için bi lükstü. Ben 2-3 gün uyumadığım zamanlarımı bilirim heheeyyytt...
İşte sonra washington'a geldik. Nasıl biliyo musunuz ?
Ankara... Aynı Ankara. Yani Amerikaya gidipte görücem diye kasmayın. Başka yerleri gezin. Bildiğin beyaz beyaz binalar. Siyasetin, politikanın sokak satıcısını bile etkilediği şehir işte. Tişörtler, çantalar hep amerikan bayraklı. Obama suratlı tişörtler falan. "Tanrı Obama'yı korusun." yazısı her yerde...
Biz yine çimenlerdeyiz. Gelen geçen bize bakıyo, çinliler fotoğrafımızı çekiyo falan. (Sanırım 6 kişilik türk grubu olarak Asya'da ünlendik.)

Forrest Gump'ı izleyenler hatırlar. Forrest halka konuşma yapıyo hani filmin sonunda heh oraya da gittik. Orası güzeldi bak.
Beyaz saray'a gittik. Oranın adı için çeşitli rivayetler soylense de aslında George Washington'un orayı beyaza boyatması sonucu o şekilde konulmuş. aman sıkıcı yaa. Washington işte. Washington yani, ne diyim. Heh Obama Family'nin evini de gördük. Başımız göğe ermiş bi şekilde otobüse bindik.


















20 Ekim 2013 Pazar

Philadelphia

ABD'nin 6.büyük şehri olan Philadelphia... diye başlamak isterdim fakat başlayamıyorum.
Daha tura başladık o çinli rehberimiz nasıl aldı mikrofonu hiç susmadan konuşmaya başladı.
Ve tam sustu hadi uyuyalım dedik, philadelphia'da bulduk kendimizi.
E indik. Rehber dedi orda büyük bi mall var (alışveriş merkezi), yanında da müze hadi gezin. 30 dk'nız var dedi.
Oldu canım, başka ?
Çinliler iner inmez fotoğraf çekmeye başladılar zaten. Çok değişik tipler vardı mesela turda.
Çinliler ağırlıkta, Taylandlı, Yeni gineli, Koreli, Meksikalı ve Bulgaristanlı arkadaşlar. Toplam 57 kişiyiz otobüste.
Ben çinli bi teyzeye hastaydım. Speedy Gonzalez'di mübarek. Ordan oraya zıp zıp... aman bi kareyi fotoğraf çekemeyecek diye öldü öldü. Kocasıyla konuştum da adam delirmiş artık. O kadınla napsın. O da garibim çekiyo onu.
İş şuna benziyodu;
-Çek beni Lui Xui Choi* bak bak ne güzel manzara çek çek, bak burda da çek beni, orada da çek deniz manzarasını görüyon mu çek çek ayy dur en öne gideyim koşayım hatta yetiş bana yetiş, yetiş. Çeksene be....

*isim tamamen uydurmaydı. çünkü amca pek ingilizce bilmediğinden tanışamadık. adını  Lui Xui Choi koydum.

Neyse işte biz mi ?
Biz müzeye girmedik, mall'a girmedik. ne mi yaptık.
Çok türk davrandık. Ve ekmeğin üstüne nutella sürüp -Benjamin Franklin heykelinin orda- yedik.
Bu kadar.

"Çin İşkencesi" Değil "Doğu Amerika Turu" (Ya da Tam Tersi)

Anlatacaklarımdan sonra başlığı çevirme kısmını size bıraktım. "Değil"den sonra ne gelecek siz karar verin.
Neyse;
Brooklyn'den ayrıldık. Ama nasıl mutluyuz. Oradan daha kötüsü olamaz deyip yollara vurduk kendimizi.
Ben de yeni bavul aldım tıkır tıkır gidiyorum, çok mutluyum :)))))))))

(Bu arada eski bavulumu yeni bavula aktarma sırasında birçok arkadaşla muhattap oldum "aa yeni mi geldin", "aa gidiyo musun bi tanışamadık" gibisinden. Yahu 2 günlüğüne geldik zaten neyin tribi bu. Çok sıcakkanlı insanlar bu avrupalılar. Valla hee. )

Neyse işte taksi tuttuk falan gidiyoruz. Turun başlangıç yeri Queen'de. Ama nerde ? Sıkı durun.
Eveeet. Chinatown. Yani yani yani "Çin Mahallesi" ohh yeaaahhh.

Gittik Çin mahallesine. İsminden de anlayacağınız gibi her yer çinli kaynıyo. Orayı resmen Almanya'da yaşayan türkler gibi Çinlileştirmişler. Orası kesinlikle amerika değildi.
Bankaların adı, sokak isimleri, herşey herşey çince yazılmış. Neyse durduk bi otobüsün önünde bekliyoruz. Ordaki rehber abla siz bundan değilsiniz ileri gidin turunuz orda başlıyo dedi. Hadii aldık gene bavulları tıkır tıkır gidiyoruz.
Ben restauranttaki yiyeceklere bakıyorum. Kurbağa bacakları, kokan balıklar falan. Zaten Chinatown tabelasını görür görmez iğrenç kokular gelmeye başladı burnuma. Neyse onların yaşam tarzı bişey demiyorum, devam ediyorum.
Geldik asıl durağa... Bavulları yerleştirdik. Bu arada orda çin pastanesinden açma gibi bişey aldık, bak o güzeldi mesela.

Ve 4 günlük doğu turumuza çinlilerle birlikte başlamış olduk.

17 Ekim 2013 Perşembe

Times Square

New york'a gelince ilk gidilecek yer belli ; times square. Neyse metro bize yakındı hemen bindik. E trenine Manhattan'a doğru gidiyoruz.
Bu arada metrolarda show yapan arkadaşlar var fazlasıyla. İşte dans edenler olsun, piyano çalanlar olsun falan. Eğlenceli hale getirmeye çalışmışlar orayı.
Ama yok, olmuyo. Bir seviyosun iki seviyosun ama new york'un metroları gerçekten çok karışık ve çözülmesi zor bir olay. Yani kaç kere kullandım o metroları yeni yeni çözmeye başlamıştım düşünün. Orada yaşayanlar bile bazen bilemiyolar. Sorduğunuz yol yanlış yere çıkıyor çünkü.
Neyse times'a indik. Gezdik falan. Güzeldi. Tabi tadında bırakırsanız. Şahsen artık bana times, bi taksim meydanı gibi.










13 Ekim 2013 Pazar

Brooklyn

Ucuza 2 günlüğüne evin bi odasını kiraladık. O adrese gidiyorum şimdi. Taksi öyle mahallelere girdi ki. Dedim burası ya Harlem ya da Güney Amerika'ya girdik biz. Ten rengi en açık olan zift karası. Ya insanları küçümsemiyorum. Hatta benim kadar humanist insan olmasın. Ama şu anlatacaklarımdan sonra "insanları uzaktan sevmek aşkların en güzeli" gibi geldi bana.
İndim evin önünde. Arkamdan da biri geliyo. Bekle bekle dedi. Tanımam etmem kimsin sen ?
-Merhaba, bu evde mi yaşayacaksın
-Evet
-Merhaba ben Joseph
-Serel
-Rus musun
-(oldu canım, sağol) Türküm
-Fransızım ben de..

Eeee arkadaşım sinirim tepemde napıcaz şimdi. Eve girelim artık. Fransız kibarlığı mıdır nedir, önden buyur dedi. Sağol, sağol da. Kapıyı çalıyorum açan yok.
-Joseph, telefonun varsa arar mısın geldik diye.
-telefonum var.
-arar mısın
-ee sanırım...,

Ne diyoosun joseph offf... dikildik kapıda bekliyoruz. Yaklaşık bi 5 dk sonra lütfettiler ve kapıyı açtılar.
Sarışın böyle manken gibi bi kız. Hoşgeldiniz dedi. Hoşbulduk falan. İçeri girdik. Joseph'le bizi arkadaş sanmış. Daha gelecek 2 kişi daha var di mi dedi. Yok dedim naptın sen. Hesaplar karıştı neyse bi 10 dk daha dikildik. Tamam. Evi geziyoruz. Ben o yorgunlukla bişey anlamadım. Bi yatak seçtim, kuruldum.
Arkadaşlar gelene kadar bi kaynaşayım şunlarla dedim. Mutfağa indim. Mutfak leş. Neyse 2 Azeri, 3 İtalyan, 3 Özbek arkadaş oturmuşlar. Muhabbet ettik, bi tanesi de İstanbul'u sevmiyorum desin. Hepsi illa gelmiş İstanbul'a. Türkleri de iyi biliyolar. Neyse onlarla sohbet ederken arkadaşlar da geldi. Uzun süredir türk görmediğimden, öldürürcesine sarıldım. Ve nihayetinde tam olarak travel başlamış oldu.

New York ve Metroları

"Lütfen sıkı durun" mu demişim. Ayy ne kibarım. Haber sunuyorum zaten burda.
Yaa new yorka giriş yaptım işte. Neyse ne diyodum. Metro...
Ahh evet. Dedim ben brooklyn'e gidicem. Herkes yardım etti sağolsun ama bana 5 farklı şey söylediler. Hadi bakalım hangi yoldan gidicem.
Bindim metroya. Yanımdaki ablaya sordum "brooklyn'e mi kardeş" "-he öyle, nirden" dedi. Öyle değil tabi abla evet brooklyne gidiyoruz dedi. Nerde incem dedim, yani hangi durak ?
Son durağa kadar git kızım dedi, hemen indi gitti. Hadi ablayı dinleyelim bakalım.
Son durağa kadar gittim. İndim. Eee Mannathan yazıyo burda. Vaay bitch. Yanlış yoldaymışım.
Zaten anlamalıydım ablanın tavrından. Yanlış durak. Orda sordum birine "ben brooklyn'e gidiyorum". Taa öteki uca gideceksin dedi. Hadi bakalım. Bindim yine. Diğer son durağa gidiyorum. Şaka değil valla bunu yaşadım ben. Elimde de bir bavul, bir el çantası ve sırtımda sırt çantası. Ben ordan oraya koşturuyorum. Eşyalar artık o kadar ağırlaştı ki bana kendimi bi Herkül, bi Seyit onbaşı gibi hissediyodum artık. "Hadi Serel yapabilirsin, hadi aslanım." modundayım.
Öteki uca gittim tamam brooklyn diyo... Diyo da brooklyn'de 50 tane durak var. Eee ben nerde incem. Son durak gideceğim yere çok uzakmış, demediler bana bunu. Çıktım subwayden dışarı taksi arıyorum. Bindim taksiye götür beni buraya dedim. Bunaldım. 2 uzun metro yolculuğu yordu valla beni. Amca Suriyeli çıktı. Muhabbet falan. Sonra baktı gpsine, dedi ki kızım gideceğin yer çok uzak deli misin in arabamdan. Aaaa noluyoz be dur. Adam durdu yolun ortasında bavullarımı yere attı gitti. Ayy uyuz seni. Defol git. -Defol kızım deli misin sen uğraştırıyosun beni.
A aa böylesini de yeni gördüm. Neyse nerde indiğimi bilmiyorum geziyorum aylak aylak. Zenci bi postmane adresi gösterdim. Metroya bin dedi yine. Yaa yine mi.
Başka çare yok. İndik yine subway'e. Ben bi taraftan yol soruyorum bi taraftan da sırtımdaki sırt çantası kopmaya çalışıyo. Ve olan oldu sırt çantası koptu. Zaten aksilikler toplu halde gelir ya. Çekmekten bavulun çekme yeri kırıldı. Pes ettim. Artık yani ben de insanım. Pes etmeliydim. Oturdum ortada bi yere. Birden bire allahım melek midir neyse kel bi adam geldi "yardım edeyim size" dedi. Ben şaşkın tabi, adresi aldı elimden. Hemen anlattı "şunu yapcaksın, şurdan gitceksin" falan. Anaa adama bak. Nasıl kolay anlattı.
Şimdi benim önce J trenini bulmam gerekti. O benim kabusum oldu.
O kırık bavullarla yüklendim. J trenini arıyorum. Tamam durağı buldum ama hangi yöne gidicem. Hadi gene zenci bi abiye sorarsın. Tamam dedi doğru yoldasın. Ohh be dedim. Bindim J trenine. Brooklyn'e geldim gelmesine de benim ineceğim sokak başka. Neyse bi şekilde buldum doğru treni .Bulana kadar da toplam 3 tren değiştirdim. Ve toplam 5 kere metro yolculuğu yapmış oldum o gün. Ne lanet bi gündü. Bu arada bavul niye kırılıyo tam o an yaa. Neyse sinirliyim falan. İndim. Yine bi zenciden yardım istedim. Taksi çağırdı sağolsun. Gideceğim yere vardım sonunda.

New York, New york

Herkes New York'a aşık. Neden ? Olmayın arkadaşım. İstanbul neyinize yetmiyo. Yemin ederim new york'tan soğudum. Bi dk çok hızlı bi giriş yaptım sanırım. Başlara dönelim bi, ben new yorku seviyodum. Noldu da böyle olduk. Anlatıyorum.

Anlattığım arkadaş vardı ya (hangisi diyosanız lütfen gerilere bi dönün) -ayy nasıl atarlıyım, niyeyse :))

Heh işte anlattığım arkadaşla travel planı yaptık, herşeyi ayarladık. Brooklyn'de ev kiraladık. Orda buluşacağız. Çıktım new jerseyden otobüs durağındayım. Tanımadığım kadar değişik insan türünü bugün tanıdım işte.
Duraktayım "burası new york'a mı gidiyo", "-evet" falan. Neyse; karşımda iki lezbiyen, yanımda erkek kılıklı bir kadın, kendi kendine şarkı söyleyen -ve de kendini zenci sanan bir adet abi, bana gözünü dikip kırıta kırıta bakan gay arkadaş. Bi düzgün bendim dicem ama artık normal olduğumu düşünmüyorum ben de. Neyse işte bekliyoum otobüsü artık öyle bi yorgunum ki çöktüm yere. Oturduğum yer ise kapının önüymüş farketmedim. Hintli bi adam kapıyı zorluyu bendekide nasıl bi yorgunluksa dönüp arkama bakmıyorum. Bi de kendime diyrum ki "kesin uyumam gerek duvarlar üstüme üstüme geliyo."
Adam sinirlendi küçücük bi aralık açmış. O iğrenç hintli aksanıyla beni azarlıyo.
-Tamam kalktım, sakin olun.
-Bir süredir kapıyı zorluyorum, deli misin be kadın.
-Pardon dedim, tamam.
-Deli insan, deli insanlar.

Konuşma aynen bu şekildeydi. Krezi pipıl diye diye gitti. Aksanına senin, mal.
Neyse işte sinirli hintli amcadan sonra otobüse bindik, gidiyoruz. Otobüs tıklım tıklım. Yanımda İtalyan öğrenci grubu var. Onlar da wat ile gelmiş. (Bu arada uluslararası ilişkilerin hakkını yeterince verdim, okuduğum bölüme yanmam artık.) Neyse konuştuk onlarla da uyuyakalmışım zaten konuşurken.
Eveeet new yorka geldik.
Ben yeni uyanmışım gözleri açtım koca şehir. İşte dedim yaa şehir böyle olur. Aman seviyoruz, çok aşığız new yorka. Böyle belerte belerte baktım binalara falan. Her yerde koca ekranlar, gta 5 reklamları falan. Aman versinler beni buraya yaşarım burda ben. Oldu.
İndik otobüsten. Naptım ben. Bi dk. Ayy unuttum.
Heh. Metroya bindim. O lanet metro serüvenim burada başladı. Ayy bunu ayrı başlıkta yazıcam lütfen sıkı durun.



9 Ekim 2013 Çarşamba

Küçük Vegas: Atlantic City

Büyük gezinin öncesi Noemi dedi ki serel kalk atlantic'i gezelim. Olur dediim. Çıktık yola.
Downtown'u gezerken dedim ki e küçük burası, sıkıcı da. Sonra boardwalka geldik. Amanın nasıl bii yer burası. Sıra sıra dizilmiş casinolar. İçlerine girdiik. En güzeli de ceasar'sdı. Biraz çakma vegas gibi geldi atlantic ama en azından doğu amerika için tatmin edici bi şehir.
Kumar oynamaya gelen bi dolu turist vardı. Oldukça kalabalıktı. Fakat çarşısı çok pahalı.
Hediyelik eşyalar uygun fiyattaydı ama yiyecek, içecek feci uçmuş.











Travelzzz Travelzzz

Aslında new jerseyde pek bişey yapmadım. Büyük traveldan önce bi  dineleneyim dedim ki iyi yapmışım. Çünkü öyle bi travel bizi bekliyodu ki aman aman.
Sabah kalkıp gidip Seven'dan kahve alıyordum. Sonra gidip sahilde oturuyordum. Tam bi emekli hayatı.
Sürekli size gülümseyen insanlar falan. Harika bi hayat geçirdim orda.

Bi de şey oldu. Şimdi bu insanlar hayatında action olmayan insanlar. Sahilde oturuyorum bir gün. Adamın biri dürbününü alarak kıyıya koşmaya başladı. Bütün insanlar ayaklandı. Ben de en arkada olan biteni izliyorum. Adam dedi ki "korsanlar geliyooorr !!"
Allaşkına amca geç bunları ne korsanı. İnsanlar meraklı meraklı dürbünlerle karşıdan gelen gemiyi inceliyor. Ben de birinden dürbün  alıp bakayım  dedim. Belli ki Karayip Korsanları hayranı biri gemisini o temayla süslemiş. İçinde bi amca gördüm. Elinde birası o da sahili izliyor. Amaç kesinlikle dikkat çekmek.
İşte böyle insanlar. En ufak bi action arıyorlar. Hee korsanlar long island beach'i bastı heee. Ben bunu size öyle de anlatabilirdim. Ama anlatmadım. Neden ? Bizde action istemediğin kadar. Korsan hikayeleri kesmez bizi.

New Jersey Yeaaahhhh !!!!

Travel kısmına başlamış bulunuyorum. İlk new jersey'e gidiyorum. Romanyalı arkadaşlar burda ikinci işini buldu, bi de ev kiraladılar. Oraya gidelim, bi görelim dedik.
Maine'den ayrılırken hiç bi zaman "bu son" demedim. Nedense buraya tekrar geleceğim düşüncesindeydim. Ki giderim de. Orda gerçekten güzel anılar biriktirdim.
Neyse new jersey durağına geldik. Taksi tutuldu. Kızların evine varıldı falan.
E bi gidelim okyanusu görelim nasılmış dedik. Kum bildiğin beyaz. Sessiz sakin bir sahil. O kadar beğendim ki. Ehh bu da ordan bi anım işte :)




6 Ekim 2013 Pazar

Odamda Fare Var

Evimiz ormanın içinde olduğundan her türlü hayvana rastlıyorduk. Kurbağa falan çıkmıştı evden, fare de vardı ama odalara gelmiyordu hiç. Evdeki son günüm, ertesi günü gidicem. Allahım o ne ? Gece karanlık uyumaya çalışıyorum hışır hışır bir ses. Dışarda yağmur yağıyor ona yoruyorum. Yok değil sesler gittikçe yaklaşıyor.
Bi açtım ışığı bişey geçti dolabın arkasına saklandı. Uyku mahmuru ben, "böcektir" diyip yattım. Yok yine uyandım. Ne lan bu ?
Işığı bi açtım. Tamam. Göz gözeyiz. FARE.
Allahtan odaların biri boştu gece gittim orda yattım.

O geceden sonra sabah son kez restauranta gittim. Mary, Denise, Nick vardı sadece. Onlarla barda oturdum. Biraz konuştuk falan. Sonra artık ben yolcu olmalıydım. Ve Maine'ye veda ettim.

Son İş Günü

Patron dedi artık kapatıyoruz. Planını erken tarihe al ve git. Oha dedim ama çok erken. Bu yıl fazla müşteri gelmedi dedi. Daha ne gelicek dedim. Ama sahiden birden bire müşterinin ayağı kesilmişti restauranttan. Odalar da boştu.
Neyse travel planını uçak biletini herşeyi ayarladım. Son iş günümü bekliyorum.
O kadar duygusaldı ki. Kapıdan girdiğimde çalışanların bana sarılması, iyi dileklerde bulunması falan. Ağlamadım ama ramak kalmıştı.Patron beni seneye yine çağırdı. Bu sefer rafting guide'ı olacaksın dedi. Umarım gelirim dedim.
İşimi bitirdim bar'a gittim. tüm çalışanlar orda. Burası sıkıcı haydi marshall'a gidelim dediler. (orada başka bir bar)
Gittik. Ateş yaktık, oturduk falan. Bak hala dün gibi sanki. Orda yazımızı değerlendirdik, konuştuk falan.
Sanırım amerikalı arkadaşlarımla son eğlencemdi o.
Eve geldim. Valizimi topladım. Sanırım artık work bitti travel kısmına geçtim.

Amerikan Düğünü

Filmlerde görmüşsünüzdür. Gelini babası getirir, damada verir. Herkes oturur onları izler. Papaz konuşur. Sonra herkes alkışlar falan. Heh işte aynen böyleydi.
Ben düğünde garsondum. Ve olayın tam içindeydim. Başlangıç öyleydi. Şimdi gelelim gelişme kısımlarına...
Ortaya peynirlerden oluşan bir açık büfe koyduk. Ben krakerler bittikçe yeniliyordum. İnsanların bu bölümde tek yaptığı düğün yemeği öncesi tıkınmak. Kimse konuşmuyor. Cenaze evi gibi. Herkes peynirlere gömülmüş. Peynir yiyor.
Sıra geldi speech'e. Bu bölümde gelinin ve damadın en yakın arkadaşları anılarını anlatıyor.
Bu bölüm en uzun süren bölümdü. Yaklaşık 2 saat sürdü. Konuşmalar bitince herkes alkışladı, kadeh kaldırdılar. Ve artık sıra yemeğe geldi.
Şefimiz gerçekten alanında çok iyi. Mükemmel yemekler vardı düğünde. Çeşit çeşit makarnalar, deniz ürünleri, ıstakoz, herşey herşey...
Neyse yemekler yendi. İçkiler içildi. Sıra oyuna geldi (nihayet)
Herkes sarhoş tabi ya da çakırkeyf.
Ben de o sırada boşları topluyorum. Papaz kolumdan çekti. Ne olduğunu anlamadan kendimi sahnede buldum. Bi baktım anaaam papazla dans ediyorum. Herkes o kadar eğleniyodu ki yarım da bırakmak istemedim. Devam ettim. Papazla dans ettim ya başka da bişey demiyorum kendime.
Sonra Dawn var bizim. O da rafting guide ı arada garsonluk yapıyor. O da sarhoşlara ayak uydursun diye başladı oynamaya. Beni takip et dedi. Arkasından gidiyorum ama ben de oynamasam olmaz. Bildiğin arkamız kuyruk olmuş kıçımızı sallaya sallaya masaları topluyoruz. O kadar eğlendim ki. Düğünde davetli olsam bu kadar eğlenmezdim.

4 Ekim 2013 Cuma

Kayaking de Yaparım ATV'yle de gezerim

Ayy bu amerikalılar off günlerinde kıçlarının üstünde oturmuyolar. İlla bi aktivite yapcaklar. Geldiler kalk kızım gidiyoruz kayaking yapcaz. E hadi madem. İlk kez yapıyor olmama rağmen iyi becerdim bu kayaking işini. Sevdim de ama bi rafting değil.
Neyse kayaking bitti haydi ben gidiyorum falan dedim. Hoop nereye daha ATV'yle gezeceğik.
Ulan enerjiniz bitmez mi sizin. Tamam hadi yapalım madem.
Gittik dağın başına. Orada sürecekmişiz atvyi. Ama nasıl yağmur yağıyo. Rüzgar da var. Aldım atv'yi önce gösterdiler nasıl gidiyo falan. Tamam dedim çözdüm. Bi gazladım nereye gittiğimi de bilmiyorum. Yağmur sıçana çevirdi zaten. Rüzgar da esiyo. Ağzım burnum birbirine karıştırdı. ATV'yi durduğumda kafamda yemin ederim karınca sürüsü geziyodu sanki. E noldu, ATV turu yaptık. Nasıldım dedim, "sen delisin" dediler. Sonra alkışladılar. Sanırım amerikada adıma söylenen şey en çok "you're crazy" oldu. Sanırım evet, ben deliyim. Ama hayatın tadı bu şekilde çıkıyor. Napim.

ATV turundan bi kaç kare;









3 Ekim 2013 Perşembe

Work Work Work

Herşey o kadar hızlı geçti gitti ki hala geriye dönüp baktığımda oha diyorum bunları ne ara yaşadım ne ara bitti. Restaurantta işlerin en hızlı olduğu zaman temmuz ortasından başladı ağustosun ikinci haftasına kadar.
Hep gruplar geliyodu yemek yemeye. Ben hem garsonluk yapıp hem de koşturup mutfağa gidip bulaşıkları yıkıyodum. Restaurant kapanana kadar da sarhoş kovalıyodum.
Ama dedim ya bu kadar işe rağmen bana yorgun olduğumu hiç hissettirmediler. Çalışmıyoduk, eğleniyoduk.
Patron sürekli "biz işçi değiliz, takımız" diyodu.
Neyse temmuz muydu ağustos muydu bilmiyorum. CIEE grubu geldi restauranta. Ciee'yi kısaca anlatmak gerekirse work and travel programlarının amerika ayağı.
İşte bu şirkette çalışanlar geldi restauranta. Her milletten insan. Restaurant nasıl karışık. Patron bana 50 tane görev veriyo; mutfağa git serel, sipariş al serel, shannon'a yardım et serel...
Neyse bi ara tuvalete kaçtım biraz take a break yapayım dedim. Bizim romanyalılar sıkıştırmış bi kızı konuşmaya çalışıyolar. Kız zor durumda belli. Çünkü romanyalıları biliyorum. Hele de sarhoşlarsa bizimkiler fenadır yani. Gittim yanlarına noluyo dedim. Anita başladı "bu kız türk bu kız türk" amaaan türk mü "sen türk müsün?" ciee çalışanlarından türk kızla tanıştım. 2-3 aydır türkçe konuşmayan serel nasıl muhabbet kuracağını şaşırdı. Telefon çekmez, internet olmaz bi yerde olunca ailemle de görüşemediğimden aylar sonra ilk defa türk biriyle konuşmuş oldum.
Neyse ısındık birbirimize falan o günden sonra irtibatı koparmadık zaten. Yapacağım travelin sahibesidir kendisi. Yani nerden nereye. Bakın ben neler neler yaşamışım. Hey gidi günler :)

İsyan !

E şimdi herşey güzeldi evden işe işten eve. Her yer yemyeşil, temiz, sakin. aman allahım bişeyler oluyor ?
Rutin hayat bizi sıkmaya başladı. O yeşillikler, kennebec nehri herşey birden cehenneme döndü.
Yaklaşık 1 buçuk ay sonra sıkıntıdan isyan bayrağını çıkarmıştık. Kaçıp gitmek istiyoduk ordan. "aman şurdan bi gidelim de", "ayy kaç gün kaldı", "aman günler geçmek bilmiyo" falan.
Anladım ki huzurlu bir yaşam şehirde doğup büyüyen biri için maksimum bir buçuk ayı buluyo. Sonra "çıkarın beni burdan" bağrışları.
-E ne güzel yer işte otursana kızım yerinde
-Banane ben iş değiştircem, şehir istiyorum ben.
-İş değiştirmek uzun iş
Haydii kaldık mı yine orda :(
Romanyalı arkadaşın biri gitti. Ben iyice bunalıma girdim. Kız eğlenceliydi hepimizi bir araya toplardı. O gidince herkes kendi içine kapandı.
Bulgar kız odasından çıkmıyo diğer romanyalılar kendi aralarında falan.
Dedim serel olmaz böyle. Amerikalılarla takılsana. Tamam onlar sana uzak duruyo falan ama belli ki çekiniyolar. İlk adımı ben attım. Bunlar şimdi kampçı, dağcı tipler. 5 yaşından beri rafting küreği ellerinde gezmiş. Silahlar, tabancalar aman allahım vahşi kovboylar.
Ama uyum sağladım onlara da. İşte doğa yürüyüşleri olsun, rafting sohbetleri, hayvanlar hakkında konuşmalar falan. Sevdiler beni, ben de onları ve oradaki hayatı sevmeye başladım.
Tamam ben burda kalıcam dedim sonra. Kalmalıyım.
Zaman yavaş geçerken ben orayı sevdim ya kalıcam dedim ya zaman anasının gözü gibi hızlandı. İşte bu da evrenin bizi öpme şekli.

Evdekilerle Kaynaşıyoruz

Evde 3 Romanyalı 1 Bulgar vardı. Başlarda birbirimize ısınamadık alışamadık ama sonra bi dostluk bi dostluk aldı başını gitti. Çalıştığım yerde hiç türkün olmaması benim için ekstra avantajdı. Ki ben öyle bişey istiyodum zaten. 3 ay 7/24 ingilizce konuştum. İngilizce anadilim olmuştu artık.
Neyse dedik toplanıp gidelim bişeyler yapalım madem. Akşam amerikalı arkadaşların partisi varmış. Eee oraya gidelim ? Tamam gittik. Parti dedik cenaze gibi bişeydi. Herkes biralar ellerinde açık büfe ortada tıkınmaktan başka bişey yaptıkları yok. 40 dakika falan durduk geldik. Kaldığımız ev bungalow tarzı bahçesi falan şahane tam kamp evi. Yaktık kamp ateşimizi, marshmalowları kızarttık yedik. Bu da bizim amerikanvari bi eğlencemiz olmuştu.

İlk Rafting

Patron dedi ki kalk kızım bugün rafting yapıyosun. Sana off verdim. Tamam dedim. Gidiyorum raftinge ama içimde bi heyecan bi korku falan yok neden bilmiyorum. Rafting yapılacak tamam yaparız abi modundayım. Neyse kıyafetler giyildi falan artık raftinge hazırdım.
Arkadaş Dave, rafting guidemdı. Sohbet muhabbet derken rafting yaptık bitti falan. ama hayatımda bu kadar eğlenmedim ben. Raftingte benim hobim oldu bundan sonra.
Restaurantta bira üretiyoduk. Her çeşidini içtim. Öyle bir tat yok. Kusursuz bir yerde çalıştım diyebilirim. Yolunuz amerikaya düşerse mutlaka Maine'de Northern outdoors'u ziyaret edin. Kamp hayatını bi yaşayın derim.