Ucuza 2 günlüğüne evin bi odasını kiraladık. O adrese gidiyorum şimdi. Taksi öyle mahallelere girdi ki. Dedim burası ya Harlem ya da Güney Amerika'ya girdik biz. Ten rengi en açık olan zift karası. Ya insanları küçümsemiyorum. Hatta benim kadar humanist insan olmasın. Ama şu anlatacaklarımdan sonra "insanları uzaktan sevmek aşkların en güzeli" gibi geldi bana.
İndim evin önünde. Arkamdan da biri geliyo. Bekle bekle dedi. Tanımam etmem kimsin sen ?
-Merhaba, bu evde mi yaşayacaksın
-Evet
-Merhaba ben Joseph
-Serel
-Rus musun
-(oldu canım, sağol) Türküm
-Fransızım ben de..
Eeee arkadaşım sinirim tepemde napıcaz şimdi. Eve girelim artık. Fransız kibarlığı mıdır nedir, önden buyur dedi. Sağol, sağol da. Kapıyı çalıyorum açan yok.
-Joseph, telefonun varsa arar mısın geldik diye.
-telefonum var.
-arar mısın
-ee sanırım...,
Ne diyoosun joseph offf... dikildik kapıda bekliyoruz. Yaklaşık bi 5 dk sonra lütfettiler ve kapıyı açtılar.
Sarışın böyle manken gibi bi kız. Hoşgeldiniz dedi. Hoşbulduk falan. İçeri girdik. Joseph'le bizi arkadaş sanmış. Daha gelecek 2 kişi daha var di mi dedi. Yok dedim naptın sen. Hesaplar karıştı neyse bi 10 dk daha dikildik. Tamam. Evi geziyoruz. Ben o yorgunlukla bişey anlamadım. Bi yatak seçtim, kuruldum.
Arkadaşlar gelene kadar bi kaynaşayım şunlarla dedim. Mutfağa indim. Mutfak leş. Neyse 2 Azeri, 3 İtalyan, 3 Özbek arkadaş oturmuşlar. Muhabbet ettik, bi tanesi de İstanbul'u sevmiyorum desin. Hepsi illa gelmiş İstanbul'a. Türkleri de iyi biliyolar. Neyse onlarla sohbet ederken arkadaşlar da geldi. Uzun süredir türk görmediğimden, öldürürcesine sarıldım. Ve nihayetinde tam olarak travel başlamış oldu.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder